ÇOK OKUNANLAR
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Ercan CENGİZ
cengiz.ercan22@hotmail.com
Türkiye’de başladığım şiir serüvenine 6. kitapla devam ediyorum.
03 Mart 2014 Pazartesi Saat 16:59

İlk kitabım olan 'Ezgilerde Kaldı Yüreğim,' 1994 yılına gelindiğinde hazırdı. Kendi imkanlarımla dizgisini yapmış, ciltlemiş, güvenlik açısından 10 kadar kopyasını değişik adreslere bırakmıştım. O süre içerisinde bir yandan da yayıncılarla görüşmüştüm. Sekiz kadar yayınevi kitabı yayınlayabileceklerini bildirmişti. Öylece kaldı.

Siyasal faaliyetlerim ve o günün koşulları nedeniyle kitap baskıya girmedi. Üstelik aranır duruma gelmiştim. Dosyanın yüklü olduğu bilgisayar, bir baskın sırasında 'gözaltına' alınmış ve bir daha da geri alınamamıştı.

Ne ölmeyi kendime yakıştırıyordum, ne gözaltında kaybedilmeyi, ne de zindanda çürümeyi... Bunların hiç birini de haketmediğimi düşünüyordum. Bunun üzerine, son çare olarak yurtdışına çıktım-çıkarıldım.

Yurtdışına çıkarken; diş fırçası, tıraş takımı ve şiir dosyasını yanıma almıştım. İki yıl kadar kaldığım Balkanlar'da, sözünü ettiğim dosya arkadaşlar arasında 'kaybedilince,' Avrupa'ya çıktığımda yaptığım ilk iş, dosyanın bir kopyasını bıraktığım yerlerden istemek oldu. Basın çevresinden bir arkadaş kopyasını gönderdiğinde, dünyalar benim olmuştu. Sağ olsun.

Yani, ilk şiir dosyasının aslı polis tarafından alınmış, kopyası arkadaşlar tarafından 'kaybedilmişti.' Ve sebebini sorduğumda ise, daha da acısı, cevabı 'Otur, yeniden yaz heval' olmuştu.

Yıllar sonra, aynı dosyayı, yine arkadaş çevresinden, -ismini vermeyi uygun bulmadığım yayınevinden- bastırmak için yüklü bir para da ödedikten sonra, kitap basılı halde İsviçre sınırında bir derneğe bırakılmıştı. Anlaşmamız, bir kısmının bana ulaştırılması, kalanının satılıp kuruma gelir kazandırması idi. Buna rağmen, kitap 1500 adet basılmış, olduğu gibi de gönderilmişti. Arabayla almaya gittik, dernek sorumlusu 'gümrük parası' adı altında bir miktar para isteyince, mecburen onu da ödedik. Hemen dernekte, bir kolisini açtık, merak ve heyecanla...

Kitap, kaliteli beyaz kağıda basılmış, ama ne sayfa numarası var üzerinde, ne yayınevinin ismi... Ne yaparsınız? Soğuk soğuk terlemeye başladım, adeta yıkıldım. Yıllarca bunun etkisinde kaldım, atlatmış da sayılmam doğrusu. Parasını fazlasıyla vermiş olmama mı, daha ilk kitapta başıma gelenlere mi 'yoldaşın' emeğe yaklaşmına mı yanmalıydım?...

Eve ulaştığımızda yaptığım ilk iş, 'kağıt atma günü'ne bakmak oldu (Avrupa'da yaşayanlar bilir, geri dönüşüm için kağıt atma günleri vardır) ve günü gelince de götürüp attım, gözlerimden yaş aka aka. Başka ne yapabilirdim ki...

Bu ara, yazmamayı da düşünmedim değil. Sahte yoldaşlık ilişkileri, hem paramı yemiş, hem kitabı yanlış basmış, hem de 'bu sevdadan vazgeç' dercesine emeğimle oynamış, üstüne üstlük bir de 'gümrük parası' alınmıştı.

Ardından, aynı dosyayı –masraflarını karşılayarak- Türkiye'den yayınladım. Bir yıl sonra yayınevi kapandı ve kitap –korsanların- eline geçti. Elimde 2 adet var.

Bir süre sonra A.sorumlularından (M.A.) ile görüştük. Ne yapabiliriz, nasıl çözeriz diye?... Bir haksızlık, adaletsizlik var mıydı? Vardı. Para alınmış, kitap gelişigüzel basılmış ve bir kaç 'numunenin' dışında çöpe gitmişt... Ne yapılacaktı? Yıllar sonra yaptığımız görüşme sonucunda şu karar alındı: kitap yeniden, aynı yayınevinden basılacaktı. Sözünü ettiğim tarih 2005... Ve daha da basılacak!... Yoldaşlarımızın adaleti ve desteği!...

2. Kitap 'Adsız Fırtınalar Doğuyor,' sorunsuz baskıdan çıktı. Masraflarını karşılamış, ilk baskısından bir şey istememiştim. Bildiğim kadarıyla, kitap –baskı tarihi değiştirilerek- iki baskı yapmış, ama bilgi verilmemişti. Yine bildiğim kadarıyla da tükenmiş, elimde ise 5 adet var.

3. Kitap 'Toprak Tutsun Külümü,' o da sorunsuz baskıdan çıktı. Masraflarını karşılamıştım. Bunda da aynı şey yaşandı, kitabın baskı tarihi değiştirilip tekrar basıldı. Bildiğim bu ve hala internet kitap satışlarında gözüküyor olması.

4. Kitap 'Roj Marê Sa Wano,' da aynı yayınevinden çıktı, dağıtıma girip girmediğini bilmiyorum. Google'den soruşturunca, internet üzeri satış yapan kitapçılarda görünmüyor.

5. Kitap 'Acı İle Dolu Ellerim – Decona Pirriyî Destê Mi' bir başka yayınevinden ve sorunsuz olarak çıktı. Dağıtımda gözüküyor. Kitabın geri dönüşümü konusunda, diğerlerinde olduğu gibi anlaşmamız var. Geri dönüşüm konusunda bunda umutluyum, umarım yanılmam.

Kitapların hikayesi kısaca böyle. Bunları nasıl yazdığımı kim bilebilir?... Ve size bunları yazarken ki halimi, kendi kendime uyguladığım otosansürü... Aman kurumlarımız zarar görmesin!

Her insanın nasıl ki bir hikayesi var ise her kitabın da bir hikayesi var. Ve kitapta yer alan her şiirin de, elbette...

Elimde 6. kitap duruyor. Bu kitap ta iki dilli olacak; Türkçe ve Kirmanckî.

Hali hazırda Türk edebiyatına 4, Kürd edebiyatına yayınlanmış iki kitap kazandırmış oluyorum. Son kitapla birlikte, Türk edebiyatına 5., Kürd edebiyatına ise 3. kitap. Kaza belaya gelmezsem, tüm kitaplarımı iki dilli (Türkçe-Kirmanckî) olarak yayınlayacağım. Böylesi daha iyi diye düşünüyorum. Dile hakim olmayanlar, hakim oldukları dilden bakarlar, sayfalar karşı karşıya. Hem, dil üzerine çalışanlara da belki bir katkısı olur.

Çok ayrıntısına girmeden, 30 yılı aşan bir süreci kısaca anlatmaya çalıştım. Kitaba ulaşan her insan, kitabın hikayesini bilsin diye belki. Belki de 'kurumlarımızın' nasıl çalıştığına dair, satır aralarında bir şeyler bulur – çıkarır, okur diye...

Türkçe yayınlanan kitaplar için, 'Anadilinde niye yazmıyorsun? eleştirisi geliyordu haklı olarak. Avrupa'da karşılaştığım şu ki, anadile karşı tahmin edemediğim kadar bir yabancılaşma, bir vurdumduymazlık hakim. Kırılır mı, aşılır mı? Doğrusu bilmiyorum.

Kendi çapımda, kırdım diyebilirim. Türkçe'yi öğrendiğimiz kadar, anadilimizi öğrenmiş olsaydık; -ki bunun en temel yolu, anadilinde eğitim-öğretim görmektir- kuşkusuz birbirimizi daha rahat anlar ve yazardık.

Takıldığım yerler olmadı mı? Elbette oldu. 1982 yılında doğduğum topraklardan ayrılmış ve bugüne kadar da anadilimle konuşacak fazla kimseye rastlamamıştım. Rastladıklarım da bir kaç kelimenin ötesine geçemiyor, hemen 'kanal' değiştiriyorlardı. Normal koşullarda çoktan unutmuş olmam gereken dil, tersine, yakaladığım her kelime, arkasından onlarca kelimeyi hafızama taşıyordu. Çok zorlandığımda, çocukluğuma gidiyor, oradan bulup getiriyordum. Bu işlem, çoğunlukla sabahlamamı da sağlıyordu. Anadilimde yazmamın hikayesi de bu. Bir kelimeye ulaşmak için kıvranıp durmak...

Elimde iki 'sözlük' var. Zaman zaman başvurduğum. Sözlüklerden biri 50 kişi tarafından düzenlenmiş olmakla birlikte, oldukça yetersiz ve hatta sinir bozucu. Niye sinir bozucu? Dilin başkalaştığı, büyük oranda özünden koparılıp Kirdaşkî'nin etkisine girdiğini, rahatlıkla belirtebilirim. Dolayısıyla, sözlüğe her başvurduğumda, kör pişman geri bırakmışımdır. Bu konuda da oldukça geri olduğumuzu, sanırım kabul edersiniz. Buna rağmen, o çalışmaları yapanların da emeğine sağlık diyorum. Daha derli toplu yapabilirlerdi...

Kurumlarımızın içi boş. Sloganlarla işi kotarmaya çalışıyoruz. 'Anadilimize sahip çıkalım,' deriz de, bir türlü yerine getirmeyiz. Sadece deriz. Bir – iki TV kanalında yapılan çalışmaları ve emek verenlerine bu yönüyle teşekkür ediyorum. Büyük bir iş yapıyorlar.

Türkiye koşullarında, iyi-kötü dağıtılan kitap, Avrupa'da aynı imkanlara sahip değil. Yazanlar bilir; yayıncı, bir miktarını yazarına gönderir; hepsi bu. Yazar, geniş kitlelere ulaşırsa daha yararlı olmaz mı? Burdaki koşullar, yapılan etkinliklerden ibarettir. O etkinliklere gidilir, stand açılır vs. Çerçi gibi kitabı elimize alıp, ev ev dolaşacak halimiz yok. Hele ki şiir, böyle bir durumu hiç mi hiç kaldıramaz, sahibini bitirir, beş paralık eder...

Kurumlarımızın düzenlediği etkinliklerde, bu tür çalışmaların yer alması pek de mümkün değil. Avrupa'da merkezi bir etkinliğe gönderdiğim e-mail'e şöyle bir cevap gelmişti: 'Kitap stand yerimiz yok.' Aynen böyle ve tek satır olarak yazılmış bir not. Oysa ben notumda uzun uzun belirtmiş, selam – saygı ile birlikte başarılar dilemiştim tertip komitesine...

Etkinliklerimizi 'kültürel etkinlik' adı altında yapıyoruz. Ve 'kültüre' bakışımız, pratik olarak bu. Alanlarda ise durum bundan daha vahim. En son bir etkinliğe katılıp stand yeri almak için konuştuğum 'yoldaş'ın bana söylediği şu: 'Heval, mektup yazacaksın, bilmem kime vereceksin, o bize ulaştıracak ve biz oturup karar vereceğiz.' Kararın bana ulaşması için de aynı yol izlenecek. Ştandda yer alayım derken, etkinlik zamanı da gelmiş geçmiş olacak. Yani beğenmediğimiz bir burjuva yöneticisine ulaşmak çok daha kolay... Ne diyelim. Kurumlarımız ve onların yöneticileri biz yazanlara 'desteği' böyle... Yani dahasını da yapacaklar ama, ellerinden gelmiyor sanırım. Hakkını yememek lazım!

Şartlarımız bunlar. Kızanlarımız olacak. 'Bu adam niye böyle yazıyor' diye söylenenler ve hatta gizli kararlar alanlar da olacak. Umurumda değil. Ama, otosansür uygulamama rağmen, gerçek bu. Yazıya kızanların, herşeyden önce şapkalarını önüne koyup düşünmeleri gerek. Dahası verdikleri sözü yerine getirmeleri gerekir. Kitap basılacaktı, daha da basılacak... Üzerinden on yıl geçti ve nokta.

Geçiyorum. Yılmayacağım. Çalışmalarımın tümünü bir yayınevinde toplayıp, yeniden yayınlamayı düşünüyorum. Artı, bundan böyle bütün çalışmalarımı iki dilli (Türkçe – Kirmanckî) olarak yapacağım. Bu konuda, unutmadan; Türkçe yazan bütün yazarları, anadillerinde yazmaya çağırıyorum. 'Şu harf yanlış, şu kelime yanlış vb...' kaygısına düşmeden, dili ne kadar dönüyorsa, o kadarıyla yazsın. Korkmasınlar. Özellikle Kirmanckî dilinde yazmak isteyenlere çağrımdır. Yanlış yazdığınız kelime dahi, yine kendi içinde düzelecektir. Bunu, şunun için belirtiyorum. Seslere hakim olmanız için, daha çok konuşup, daha çok yazmanız gerekiyor ve daha çok okumanız. Hepsi bu. Dilimiz, eğitim ve öğretim dili olmadığı için, ilk başta böyle olacaktır. Ama, ben şahsen şundan yanayım. Her kes bildiği kadarını yazsın, bazıları 'yöresel' diyebilir, desinler, sorun değil. Bu işin öğretmeni yok. Yöresel farklılıkları zenginliğimiz olarak ele alacağız. Örneğin, Dersim'in ilçelerinde dahi bu farklılıklar var. Değil ki Siverek ile, Bingöl ile karşılaştırmak. Genel anlamda dilimizin konuşulduğu bölgelerle kıyaslarsak, haliyle farklılıklar da artacaktır. Birinin diğerine benzeşmesi yerine, kendi orijinal haliyle kalması dil açısından da geliştirici – zenginleştirici olacaktır.

Dilimizin eğitim – öğretime kavuşması halinde, tahmin edeyemeyeceğiniz kadar kısa bir zaman diliminde, dilin bütün renkleriyle birlikte ortaya çıktığını göreceksiniz. Dilimizin, özünde bir şiir dili olduğunu hemen belirtmek isterim. Burada, özellikle şiirle uğraşanlaradır sözüm, anadilinizle yazın, sizler de göreceksiniz ve o tadı alacaksınız.

O günleri belki göremeyenlerimiz olacak! Ama, topluma ve dile tahmin edemeyeceğiniz kadar bir hizmetiniz de değer görecektir. Çocuklarınızdan, torunlarınızdan utanmayacaksınız; tersine sizleri saygıyla, onurla anacaklardır... Toplum, sizi hak ettiğiniz yere getirecektir.

Unutmayın ki, anadilimizle yazılmış ve günümüze kadar gelmiş neredeyse bir belge bile yok elimizin altında. Durumumuz bu. Ne kadar içler acısı, değil mi?

Kitaplara dönüyorum. Kitaplarımın yeni baskıları için yayınevi, onları finanse edebilmek için de sponsorlara ihtiyacım var. Duyarlı olanlar bağlantı kurabilirlerse memnun olurum.

Son olarak belirtmekte yarar var; masraflarını karşılamama rağmen, herhangi bir kitaptan beş kuruş geri dönmüş değil şu ana kadar... Bu şartlarda yazıyor, bu şartlarda kitlelere ulaşmaya çalışıyoruz... Ve, işte halimiz...

28 Şubat 2014, İsviçre

cengiz.ercan22@hotmail.com

Newededersim

Bu yazı toplam 1405 defa okundu.
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.
Esra ÇİFTÇİ
Mesele sistemdir
Can KASAPOĞLU
Dersim Kazanacak
Mustafa ŞEN
Tarihi Sorumluluk
Fadıl Öztürk
Armağan olsun
Nesimi ÖZGECAN
Kestane Şekeri
ARŞİVDE ARA
SİTE ANKET
Dersim'de Baraj yapılmalımı?
Evet Yapılmalı
Hayır Yapılmamalı
Kararsızım