ÇOK OKUNANLAR
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Bu ateş sizi yakmadı
14 Ocak 2014 Salı Saat 20:57
'Ya sakal ya ölüm! Yıl 1938, yer Hozat'ın Barginî Köyü, mevsim yaz ve katledilenler yaylada.'

Askerler, Seyid Turabi Baran ve Seyid Hasan Cenan ailesinden yirmi dört kişiyi Xanê denen yayladan alıp Sekesur’a doğru yola çıkarlar. Sekesur’a vardıklarında hepsi komdaki samanlığa doldurulurken Hasan’ın oğlu Dertli’nin eşi Zeynep kaçıp ormanlık alana sığınır. Askerler Zeynep’i bulmak için üç yaşlarındaki çocuğu Feramuz’u dövüp ağlamasını sağlayarak ormanda annesinin izini sürerler...

Haki GÜRTAŞ

Tarihteki trajik olaylardan söz edilirken kullanılan "Babalar unuttu torunlar hatırladı" söylemi ne kadar doğru? Bu söylemle, babaların kırım ve katliam anlatmadaki "beceriksizliğine" ve torunlarının cesaretine dikkat çekilmek istense de çok yönlü, tanımsız acıları yaşayan kurbanların gerçekliğini anlatmaktan uzaktır. 

Öncellikle olayın en ağır trajik boyutunu yaşamını yitirenler değil, hayatta kalanların yaşadığına inanıyorum. Anlatımlara göre kırımdan sonra birkaç yıl boyunca insanlar hasta oluyorlarmış. Ayrıca Dêrsim özgülünde olayın farklı bir boyutu da var. Kırımdan sonra da devlet terörünün süreklilik göstermesi ve sağ kurtulanların o terörün kurbanı olmaları, yaşanılanların anlatılabilir anılara dönüşmesini engelliyordu. Kısacası yaşananlar bir geçmiş olarak değil; her gün tekrarlanma imkanı bulan gerçeklikler olarak algılandı. Bu bağlamda Dêrsim 38 ile ilgili yapılan çalışmalarda ilgi odağını sadece katliamın oluşturması, hayatta kalanların acılarına yeterince ses verilmemesi bir eksiklik. Belki de olayın konuşulmasının yeni bir süreç olmasıyla ilgili.

Umudum bundan sonraki çalışmalarda katliamdan direkt ve dolaylı olarak etkilenmiş mağdurların acılarının da işlenmesi ve onların yaşamlarına da dikkat çekilmesi. Artık trajik olay ve olgularda suskun kalmanın, yakınlarını yitirirken bir şey yapamama çaresizliğinin beraberinde getirdiği yaşamda kalmanın suçluluk duygusu olduğunu bilmemiz, olayın farklı boyutlarıyla da ilgilenmenin aciliyetini gösterir. Tarihte işlediği suçtan dolayı sanık, aynı zamanda da tanık olan birkaç kişinin konuşması, soykırım, kırım ve katliam acılarının derinlikleri konusunda belli bir yüzleşmenin gerçekleşmesinin gerekliliğini ortaya çıkardı.

Travma oluşturan tarihsel olay ve olgularla yüzleşmenin tartışıldığı bu günlerde, cevabı gene bahsettiğimiz olay ve olguların ayrıntılarında gizli kalmış küçük anlatımlardan çıkarmak daha doğru bir yöntem olsa gerek. Bu anlamda Nezahat ve Kazım Gündoğan'ın çalışmalarını anmak zorunlu. Bir yığın politik tartışmanın başaramayacağı şeyi dört katliam sanığıyla çektikleri belgesel aracılığı ile başardılar, dersek abartı sayılmamalı. Bu bağlamda, anlatılması zor olan toplumsal trajedileri, bütünsel anlatımlarından çok yaşanmış özel anlatımlara dayanarak irdelemeye çalışırsak sözkonusu olayın boyutuna dair elde edeceğimiz resim, hem gerçekliği ete kemiğe büründürür, hem de hikayesi genel içerisinde kaybolmuş acıların bireyselliğine değinilmiş olur. '38 Tertelesi' ve Barginî Ben de Hozat ilçesine bağlı eski ismi ile Barginî, yeni ismiyle de Karabakır köyünde yaşanmış bir "38 Tertelesi"ne dikkat çekmek istiyorum.

Toplumsal acıların, çoğu zaman genelleştirilerek ve bundan ötürü öznelerinden soyutlanarak anlam ve yaşanmışlıktan uzaklaştırıldığına sık rastlanır. Katliam kurbanlarının politik tartışmalarda istatistiki, sayısal veriler olarak işlenmesi, onları yaşamsal ve insani ögelerinden arındırma tehlikesini de beraberinde getirir. Bu yazının amacı, kurbanların yaşadıklarına dikkat çekmek ve sadece sayısal veriler olarak gösterilmelerinin önüne geçmek. Çünkü yok edilenler belli yaşamlara sahip gerçek insanlardı.

Yaşanan trajik ve inanılması güç bu hikayeyi yazmayı uzun zamandır düşünüyordum. Fakat yaşanan olayların dehşet boyutunda dramatik oluşu, yaşanılan acıları layıkıyla dile getirememe kaygısını doğurdu ve bu yazının yazılmasını geciktirdi. Ayrıca olayın boyutu, Dêrsim'de yaşanan bütün olaylardan farklı olarak Hitler faşizminin gaz odalarının atası sayılabilecek bir "toplu insan yakma" olayı oluşu, bu acının dile getirilmesini daha da güçleştiriyordu. Yalnış anlamadınız; yaşlılar, kadınlar, gençler ve çocuklardan oluşan silahsız ve korumasız tam yirmi dört kişilik bir grup insan, diğer yakınları ve köylülerinin, çocuk, genç ve yaşlıların gözleri önünde toplanarak birkaç kilometre uzaklıktaki koma asker eşliğinde götürülürler ve devletin bekası için yakılırlar.

İnsanı acılara boğan böyle bir olay nasıl anlatılır? Hele bu olayda annesi babası yanan kadın amcanızın eşiyse; yakılan kadınlardan biri ve çocukları annenizin halası ve kuzenleriyse; diğerleri de yakın akrabalarınız ve köylüleriniz ise nasıl anlatabilirsiniz? Dêrsimliler katliam anlatımlarına daima kendi yaşadıklarının anlatımlarıyla başlarlar. Çünkü her birinin bir yerinde anlatılmamış, dillendirilmemiş lal acılar gizlidir. Doğal olarak ben de anne ve babasını 38 Tertelesi'nde yitiren amcamın eşi Ranê ile başlamak istiyorum bu yazıya. Çocukluğumda hep bir masal gibi ilgimi çeken bir hikayesi vardı bu kadının.

Ranê, üç kez evlenmek zorunda kalır. Eşlerinin ilki çığ altında kalınca saçlarını kesip saklamış, belki de yıllarca o saçlarla konuşmuş. İkinci eşini kardeşleri sürgünde diye babasının mülküne sahip çıkmak için bırakıp gelmek zorunda kalmış ve de en sonunda amcamla evlenmiş. Bulduğu her fırsatta kendi kendisiyle konuşan bu kadın, yalnızca amcamın eşi değil, hem anne ve babasını hem de ailesinden on iki kişiyi Sekesur denen mevkiide devlet tarafından komdaki yakma olayında yitiren Seyid Turabi Baran'ın kızı Ranê Gürtaş'tı. Çocukken hep ona bakardık. Bir dakika yalnız kalınca başlardı sesli bir şekilde kendisiyle konuşmaya. Bazen etrafındaki insanların farkında olmadan, sanki kimse yanında değilmişçesine konuşurdu.

Bu tarz konuşmanın travma olduğunu bilmiyor, empati kuramıyorduk. Üstelik kendi kendisiyle sesli konuşması alay konusu bile olurdu çocuklar arasında. Bu aslında toplumumuzun acılarını konuşmamasından değil, acıların henüz bilince çıkmamasındandı. Belki de onları bilince dönüştürme becerisi ve bilgisi eksikti ya da halen şok yaşıyorlardı. Yaşamda kalmanın suçluluk duygusunu da eklersek olay daha da anlaşılır olur.

Ya sakal ya ölüm! Yıl 1938, yer Hozat'ın Barginî Köyü, mevsim yaz ve katledilenler yaylada.

Askerler önce Hasan Cenan'ı ve Turabi Baran'ın oğlu Aziz Baran'ı Hozat'taki karakola çağırarak sakallarını kesmelerini, aksi halde öldürüleceklerini söyler. Seyid Hasan Cenan kendilerinin Alevi Seyid'lerinden olduklarını, başlarını verip gene sakallarını kesmeyeceğini söyler. Turabi oğlu Aziz'e sorulduğunda, onun da, "Dayımla sözüm birdir, o ne derse ben de aynı fikirdeyim" diye söylediği anlatılır. Daha sonra devletin katletme fikrinde ciddi olduğunu anlayınca, dayı ve yeğen birlikte Hozat'a gidip sakalarını keseceklerini karakola bildirirler. Karakol komutanı kendilerine, "Defterleriniz tutuldu, artık kararı geri almak imkansız" der. Hasan ile Aziz çocuklarını ve ailelerini düşünerek, "en azından onlara bir şey olmasın" diyerek sakallarını kesmeye karar verirler. Ama sakalarını kesmeleri, onların ve yirmi kişilik aile fertlerinin Sekesur denen mıntıkadaki komda askerlerce yakılmalarına engel oluşturmaz. Bu olay insanların sakal bahanesiyle yakılması konusunda, belki de dünyada bir ilki oluşturur.

 Yirmi dört üyeli iki ailenin ölüm yürüyüşü kısaca şöyle gelişir: Katledilen Seyid Turabi ve Seyid Hasan aileleri Dêrsim bölgesinin Mürşid ocağı olan Axuçan soyundan olduklarından silah taşımazlar ve Xanê olarak adlandırılan bir dere kenarında yayladadırlar. Bir gün az sayıda asker yaylalarından çıkıverir. Seyid Turabi ve Seyid Hasan'ın çadırlarını sorarak o çadırlara yönelirler. Çadıra varınca Seyid Hasan'ı ve on bir aile üyesini, Seyid Turabi ve on bir çocuğu ile torunlarını ve Sultan (Güngör) adlı kadını beraberlerinde alırlar. Seyid Turabi'nin büyük kızı Ranê başka bir köyde, Koçan aşiretinde evlidir. Diğer çocukları Elif, İsmail, Ahmet ve Hasan ise davarda ve kuzularda olduklarından bu korkunç katliamdan kıl payı kurtulur. Feramuz'un gözleri çıkarıldı Askerler, Seyid Turabi Baran ve Seyid Hasan Cenan ailesinden yirmi dört kişiyi Xanê denen yayladan alıp Sekesur'a doğru yola çıkarlar. Seyid Hasan'ın yaşlı annesi Xece (Hatice) hastadır, yürüyemez.

Xece, oğlunun sırtına verilerek ölüm yürüyüşüne devam edilir. Yolda yaşlı kadının taşınma güçlüğünden dolayı sorun yaşayan askerler, kadını Deli Seyid mıntıkasında öldürüp üstüne taş yığarlar. Hatta üzerine henüz canlıyken taş yığdırıldığı da söylenenler arasında. Yola devam edilirken, Seyid Turabi'nin oğlu Seyid Aziz'in büyüleyici sesiyle Kurmancî ağıt yakmasından etkilenen Pertek ilçesinin Pilvenk köylerinden olduğu söylenen bir askerin, Seyid Aziz'e, "Aziz baksana, ormanlar ne kadar da sık" diyerek bir şekilde kaçmalarını önerdiği ve Seyid Aziz'in katledileceklerine inanmadığından dolayı kaçmayı denemediği anlatılır. Sekesur'a vardıklarında hepsi komdaki samanlığa doldurulurken Hasan'ın oğlu Dertli'nin eşi Zeynep kaçıp ormanlık alana sığınır.

Askerler Zeynep'i bulmak için üç yaşlarındaki çocuğu Feramuz'u dövüp ağlamasını sağlayarak ormanda annesinin izini sürerler. Anne, tam da çocuğunu çağırırken, askerler tarafından yakalanıp köme sokulmak istenir. Gitmemek için direnen kadın, dipçiklerle dövülüp kanlar içinde bırakılarak, çekiştirile çekiştirile köme sokulur. Askerler direnen anneyle ilgilendiğinden üç yaşındaki Feramuz ormanda unutulur. Yaşlı, kadın, erkek, genç ve çocuktan oluşan yirmi üç kişi köme doldurularak devletin görevlendirdiği askerler tarafından yakılır. Kome annesiyle birlikte götürülmesi unutulan üç yaşındaki Feramuz'un cesedi de daha sonraları gözleri oyulmuş vaziyette Sekesur Çeşmesi'nin yanında bulunur.

Bu, olayın sadece Seyid Turabi ve Seyid Hasan ailelerinin yakılan yirmi dört ferdiyle ilgili kısmı. Axuçan türbesine karşı makinalı Bundan sonra askerler, katliamın bitiş tarihine doğru tekrardan Barginî'ye gelip köylüleri toplarlar. Sakallı Seyid'lerin çoğu sakallarını korkudan kesmek zorunda kalırlar. Köylüler bir sabah uyandıklarında askerlerin köyü kuşattıklarını görürler. Askerler erkekleri Dêrsim Mürşidi Axuçan Türbesi'nin önünde toplarlar. Kadınlar, Axuçan'ın içerisinde askerlerin tecavüzünden korunmak için bellerine sardıkları kejiyi kemend şeklinde türbenin iç kısmında tavana asarlar. O esnada biri erkek biri kadın iki köylü Nahale Reis denen dereye doğru kaçarlar. Ansızın çöken bir sis perdesinden ötürü yakalanamadıkları anlatılır.

Askerler ağır makineli olarak tanımlanan üç ayaklı bir silahı bir tümseğin üzerine, namlusu köylülere çevrili bir şekilde yerleştirir. İnciğa köyünden kendilerine rehberlik etmesi için getirdikleri Sünni ve Türk kökenli bir şahıs, katliamla görevli komutana, "Komutanım bunlar Seyid, ellerine silah aldıkları görülmemiştir" der. Komutan söylenene kulak asmaz. Katliamı başlatmak için silahını ateşler. Silah, birinci kezde ateş almaz. İki kez daha dener; ama her üç seferde de silahı ateş almaz. Birden beyaz bir atlı elinde bir kağıtla çıkagelir ve Fevzi Çakmak'tan katliamın bitiş emrini getirdiğini söyler. Hatta komutanın itiraz ettiği, ulağın ise, "Ben size haberi ulaştırdım, gerisini siz bilirsiniz" dediği anlatılanlar arasında. "Beyaz atlı"nın Dêrsim'de o dönemde birçok bölgede anlatılması, Dêrsim 38 trajedisinde yaşamda kalanların kendi kurtuluşlarını açıklamaya çalışması olarak düşünülebilir. Kanımca beyaz atlı kurtarıcı, "kır atlı Xizir" imgesini çağrıştırmakta. Hatta köylülerimiz, ziyaretin içinde kadınların yalvarışı sonucu alışıldık olmayan bir gök gürültüsüne benzeyen, hatta onu da aşan bir gürlemenin oluştuğunu ve komutanın bundan korkup katliama son verdiğini, yani aslında kendilerini katliamdan kurtaranın gene Axuçan ve Xızır olduğunu anlatırlar.

Tüm bu anlatımlarla birlikte düşündüğümüzde, "beyaz atlı kurtarıcı" Alevilik inancındaki Xizir imgelemesini destekler niteliktedir. Katliamın sürgün hali... Olay, köyde yaşanan katliamla sınırlı kalmaz. Koyun ve kuzu güderken katliamdan şans eseri kurtulan Turabi'nin dört çocuğu Ahmet, Hasan, İsmail ve Elif, Afyon Sandıklı'ya sürgüne gönderilir. Katliamdan hemen sonra, evlerinin köylüler tarafından yağmalanması ve çocuk oldukları halde birinci derece yakınlarının bu çocuklara sahiplik etmemeleri, sürgündeyken birinci derece yakınları tarafından mallarına el konulmak istenmesi, olayın toplumsal etik boyutunun tartışılmasını da zorunlu kılmaktadır. Afyon Sandıklı'ya gönderilen çocuklardan İsmail Baran, bir ara gizlice köyüne döner. Fakat köylüler tarafından ihbar edildiğinden Afyon Sandıklı'ya geri dönmek zorunda kalır.

Seyid Turabi'nin Koçan aşiretinden evli kızı Ranê ise köye dönerek kardeşlerinin mal varlığına sahip çıkar; ta ki kardeşleri 1948'de köye geri dönene kadar. Ranê'nin küçük kız kardeşi Elif, diğer üç kardeşi İsmail, Hasan ve Ahmet'le birlikte sürgünde kalır. O dönem aynı nedenlerden dolayı sürgünde olan Seyid Rıza'nın kızı, yedi yaşlarında olan Elif'in bakımını üstlenerek sürgünde dayanışmanın saygın örneğini oluşturur. Acılarla yüzleşme Sonuç olarak Dêrsimliler tanımsız acılar yaşadılar; fakat şu anki kuşakların bu acılarıyla doğru bir ilişki kurmaları zorunlu. Acılarına ses vermek asgari bir etik duruşu zorunlu kılar. Bu anlamda birey ve çeşitli çevrelerin bu gibi acıları bir sosyal ve siyasal sermaye olarak kullanma çabalarının önüne geçmek gerekiyor. Acılarla doğru, etik bir ilişki kurmak, kendi toplumsal gerçekliğini idealleştirip gerçeklikten koparmakla olmaz.

Bu aslında, o gerçekliği birçok yönüyle ele alıp anlaşılır kılmakla mümkün. Dêrsimliler acılarını bilince çıkarıp anlaşılır kılabilirlerse, başka lal ve saklı kalan acıların kilidi olma işlevini de görebilirler. Dêrsim kırımı ile yüzleşmek, başka bir dilsiz acı olan Ermenilerin trajedisinin de anlaşılmasına, onunla da yüzleşilmesine yardımcı olacak. Yakılarak katledilenlerin listesini, her iki dede tarafını bu olayda yitiren katliam mağdurlarından olan Seyid Turabi'nin torunu Hüseyin Baran'dan aldım. Anlatılması hayli güç olan olay ve olguları günlerce yeniden anlatmak zorunda kaldığından ve gösterdiği özveriden dolayı Hüseyin Baran'a teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim. Bu yazı sadece Hüseyin Baran'ın anlatımıyla sınırlı değil; Barginî'de yaşayan birçok yaşlı ile yapılan yüz yüze görüşmelerle de katliamla ilgili birçok veri elde ettiğimi ifade etmem gerekiyor.

Bu vesileyle onların tümüne teşekkürlerimi sunuyorum. Bu yazının devletin o yakma olayında kaybettiğim akrabalarım ve köylülerim olan Seyid'lerimizin anısına ve acılarının anlaşılmasına bir ses olmasını diliyorum. Yakılarak katledilenlerin sayısının net görülmesi için Seyid Turabi ve Seyid Hasan ailelerine böldüm.

Seyid Turabi ailesinden olanların doğum tarihlerine ulaşabildim; ama Seyid Hasan Canan ailesininkine ne yazık ki ulaşamadım: Seyid Turabi Baran ailesi: 1.Turabi Baran (1882-1938) 2.Turabi'nin eşi Şare Baran (Aynı olayda yakılan Hasan Cenan'ın kızı) (1885-1938) 3. Turabi'nin oğlu Aziz Baran (1899-1938) 4. Turabi oğlu Ali Baran (1905-1938) 5. Turabi oğlu Mahmut Baran ( 1915-1938) 6. Turabi oğlu İbrahim (1925-1938) 7. Aziz eşi Fatma Baran(1897-1938) 8. Aziz'in oğlu Halil Baran(1925-1938) 9. Aziz'in kızı Peruze Baran (1924-1938) 10. Aziz'in oğlu Ali Baran(1930-1938) 11. Azız'in oğlu Yusuf Baran (1931-1938) 12. Aziz'in kızı Gülperi Baran( 1933-1938) Seyid Hasan Canan Ailesi: 13. Hatice Cenan (Yaşlı kadın; Hasan'ın annesi) 14. Hasan Cenan 15. Hasan'ın eşi Gülsüm Cenan 16. Hasan'ın oğlu Dertli Cenan 17. Dertli'nin eşi Zeynep Cenan 18. Dertli ve Zeynep'in oğlu Ferremuz (Üç yaşındaki küçük çocuk) 19. Hasan'ın oğlu Ahmet Cenan 20. Hasan'ın oğlu Hıdır Cenan 21. Hasan'ın kızı Gare Cenan 22. Hasan'ın kızı İsmihan Cenan 23. Hasan'ın kızı Besime Cenan 24. Hasan'ın kızı Sultan Cenan 96

(Dersim Gazetesi)

Newededersim

Bu yazı toplam 1433 defa okundu.
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.
Esra ÇİFTÇİ
Mesele sistemdir
Can KASAPOĞLU
Dersim Kazanacak
Mustafa ŞEN
Tarihi Sorumluluk
Fadıl Öztürk
Armağan olsun
Nesimi ÖZGECAN
Kestane Şekeri
ARŞİVDE ARA
SİTE ANKET
Dersim'de Baraj yapılmalımı?
Evet Yapılmalı
Hayır Yapılmamalı
Kararsızım